9 Kasım 2012 Cuma

işveren bey.

sayın işveren bey,

sektörünün öncü isimlerinden biri olan firmanızın, gazetelere ve ilgili internet sitelerine verdiği iş ilanların sıkı bir takipçisiyim. her ilanınızı büyük bir ilgi ve heyecanla okuyorum. her seferinde büyük beklentilere giriyorum. belki bu sefer aranan kriterlere uygunumdur diyorum. ekip çalışmasına yatkınım, ingilizce ve almanca biliyorum, ms office programlarına hakimim diyorum. tamam, budur diyorum ama yine de olmuyor. hep bir şeyler eksik kalıyor..

''-benzer bir pozisyonda en az 3 yıllık iş tecrübesi'' de arıyorsunuz. ararsınız da; ilan sizin, firma sizin. ancak merakımı daha fazla gizleyemiyor ve soruyorum; eğer siz iş vermezseniz, eğer öteki firma iş vermezse, nasıl kazanırım ben o 3 yıllık tecrübeyi? ''iş tecrübesi'', pazardan kiloyla alınabilecek bir şey olmasa gerek. bu konuda sizin de sorumluluklarınız yok mu? sizin de elinizi taşın altına sokmanız gerekmiyor mu?

''-erkek adaylar için, askerliğini yapmış'' da diyorsunuz. dersiniz de, buraları konuşmuştuk. tamam bunu anlıyorum, bu karışık bir durum. kullanılıp atılmaktan korkuyorsunuz. askerliğini yapmamış erkek adayların firmanızda işe başlayıp, 1-2 yıl ''tecrübe'' kazandıktan sonra askere gidiyorum diyerek ayrılmasından ve geri dönmemesinden çekiniyorsunuz. basamak olarak kullanılmak istemiyorsunuz. buraya kadar güzel. ancak ''kafamda deli sorular'' ve ben sormaktan çekinmiyorum: askerliğini yapmış erkek adaylarla ciddi mi düşünüyorsunuz? bir ömür birlikte olma sözü mü veriyorsunuz? şimdi her şey çok daha güzel olacak diyebiliyor musunuz? tüm bunların dışında; askerliğini yapmış bir erkek adayın, ''markete'' diye çıkıp bir daha geri dönmeyebileceği ihtimalinin de farkında mısınız? yoksa onun da garantisini alıyor musunuz? 40 yıllık market alışverişinin peşin yapılmasını da istiyor musunuz?

vaktinizi aldığım için özür diliyor, gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ediyorum.

saygılarımla,
memre.

20 Nisan 2012 Cuma

havadan sudan.

''yaaaa seni de çok boşladım değil mi be blog? ama napacan, hayat işte. koşturmaca falan derken zaman olmuyo. ama sen çok cicisin, ama sen çok tatlısın, ama sen bi'tanesin, bana kızmazsın değil mi? hanimiş benim blogum, hanimiş benim tatlışım.. uy uy uy ^_^''

şaka şaka. bende böyle bi'şe yok. sakın sayfayı kapatmayın. evet çok enteresan bir kafadayım ama henüz kişisel blog gönlü alacak kıvama ulaşamadım. belki ileride o da olur ama henüz erken. neyse ben çok uzatmadan yeni paragrafa geçip konuya gireyim.

efendiiiiiiiiiiiiim, yaklaşık olarak 2 aydır başkent Londra'da ikamet etmekteyim. ''aman buralar böyle iyi, aman şunlar şöyle güzel'' gibi şeylere girmiyorum, onları tahmin etmek kolay. ha derseniz ki - ki demezsiniz, çünkü genelde hiçbir şey demiyorsunuz - onları da anlat, benim başım üstüne, elimden geldiğince aktarmaya çalışırım. ama bugün değil. bugün, bilim dünyasını karıştırmak niyetindeyim. yine çok ilginç kafalardayken yapılmış bir tespitimi paylaşmak istiyorum. işte geliyor:

ingiltere'nin bol yağışlı iklimiyle ilgili duyumlarınız muhakkak olmuştur. eğer olmadıysa kusura bakmayın ama o da sizin duyumsuzluğunuzmuş. insan böyle bi'şeyi nasıl duyamaz? neyse çok da üzerinize gelmeyeyim, kendi adıma konuşayım, ben çokça duymuştum. ama bu kadarını beklemiyordum. hele ilk geldiğim günlerdeki hava koşulları beni çok acayip bir beklentiye sokmuştu. şubat'ın yirmisi civarında geldiğim londra'da inanır mısınız 1 ay boyunca yağmurlu gün geçirmedim. hatta istanbul'da kar yağarken ben burada 4 gün üst üste parka pikniğe gittim. üstelik yanaklarım güneşten al al bile oldu, o derece. ama gel gelelim nisan'ın başından beri bir yağmur, bir soğuk, bir bulutlu havalar.. depresyonun önünü alamıyoruz. herkesin içi şişti. ve bu depresyon ve iç şişikliği hali beni konu üzerinde düşünmeye itti. kendi kendime dedim ki;

bugüne kadar pek çok öğretiyle karşılaştım. bunlara göre;

1) ingiltere, kuzey yarım kürede yer alıyor.
2) kuzey yarım kürede; ocak'tan haziran'a gittikçe havalar ısınır, güzelleşir, güneşli günler görülür.
3) güney yarım kürede ise; ocak'tan haziran'a gittikçe havalar bi kapatır, bi böyle basar, bi yağmur yağar, güneş pek görülmez.

tüm bu teorik bilgileri, günlük hayatın gerçekleriyle karşılaştırdığımda ortaya büyük bir çelişki çıkıyor. kuzey yarım kürede yer alan ingiltere'de; nasıl oluyor da bariz bir şekilde güney yarım küre akışı yaşanıyor ve şubat'ta 15 derece olan hava nisan'da 5 derece oluyor? bu sorunun cevabını ararken çok çılgın atıyorum ve kendimi şu soruyu sorarken buluyorum:

acaba ekvator çizgisi ingiltere hizasında meme yapmış olabilir mi? (bkz. şekil.a)
(şekil.a: ekvator memesi)

ve acaba bu ''meme bölgesi'' nedeniyle birleşik krallık, ekvator çizgisinin altında kalarak güney yarım küre özelliği gösteriyor olabilir mi?

isviçre'siz bir sivil adamı (isviçre'li ve bilim adamı olmayan er kişi) olarak benim varabildiğim sonuç budur. konunun uzmanlarını, beni ve benim gibi mağdur olan pek çok kişiyi aydınlatmaları için göreve davet ediyorum. gereğini arz ederim.

saygılarımla.

1 Eylül 2011 Perşembe

sivrisineğe mektup.

bre hayvan,

damarlarımda dolaşan asil kanın litrelercesi sana feda olsun. ona hiç lafım yok. istediğin gibi takıl. 10 ml bacaktan, 20 ml koldan, 5 ml yanaktan alıp kokteyl yap. arkadaşlarını topla, eğlence düzenle. ihtiyacından fazlasını al, fakir fukaraya dağıt. efkarlandığında rakına meze yap. istediğini yap. en nihayetinde onun kökü bende (bkz. ilik), hiçbir sorun olmaz.

buna karşılık senden ricam; zaten üç kuruşluk uykum var, lütfen ona da elleşme. lütfen kulağıma kulağıma uçup beni deliye dönderme. lütfen karanlıkta alayına uçup, ışığı açınca gizlenme ustasına dönüşme.

ben sana  ibnelik yapma demiyorum, hobi olarak yine yap ama bana yapma diyorum. efendi gibi gel, alacağın kadarını al ve sessizce git diyorum. saygı göster, saygı gör diyorum.

seni ikinci kez adamdan sayıp muhattap aldığım için söylediklerime kulak vereceğini ve bu konularda daha dikkatli olacağını umuyorum.

yakında veya herhangi bir zaman diliminde görüşmemek ümidiyle.

sevgilerimle,

memre'n.


7 Temmuz 2011 Perşembe

oscar.

geçen 23 nisan'da çok güzel bir organizasyonda yer aldım. ülkemizde kutlanan çocuk bayramı kapsamında, dünyanın dört bir tarafından gelen yabancı uyruklu öğrencilerin de katılımıyla gerçekleşen  bir organizasyon. buradaki görevim misafir öğrencilerden bir tanesinin sorumlusu olmaktı. yani etkinlik süresince kendisine göz kulak olacak, bi ihtiyacı olduğunda yardım edecektim.

benim sorumlu olduğum öğrenci 8-9 yaşlarında, taaaa nijerya'lardan kalkıp buralara gelmiş, Oscar adında, şirin mi şirin bir çocuktu. kıvır kıvır saçları, petrol siyahı gözleri, parlak gülümsemesiyle avrupa ülkelerinden gelen diğer çocukların arasında kolaylıkla fark ediliyordu. 

genel sorumlumuzdan talimatları aldıktan sonra Oscar ile tanışmak ve kaynaşmak üzere çocukların bulunduğu salona geçtim. ben yanlarına gittiğimde onlar resim yapıyorlardı. Oscar'ın olduğu masaya oturdum. bana az çok ingilizce bildiğini söylediler. kendisiyle muhabbet kurmak için birkaç denemede bulundum ancak pek başarılı olamadım. bu sırada Oscar'ın futbol oynayan çocukları resmettiğini fark ettim. bunu iletişim kurmak için bir fırsat bilerek türkiye'de futbol oynamış önemli nijerya'lı futbolcular olan uche ve okocha'nın isimlerini teleafuz ettim. ancak yine beklediğim tepkiyi alamadım. küçük olan yaşı nedeniyle o isimlere yetişemediğini düşünerek şansımı bu kez de daha yeni oyuncular olan emenike ve yobo ile denedim. ve bu kez işe yaradı! Oscar, o çakmak çakmak gözlerini resim kağıdından ayırarak bana baktı ve kendi dilinde bi'şeler söyledi. muhtemelen söylediği şeyler, ''sen şunu en baştan diyeydin'' gibi bir anlama karşılık geliyordu. çünkü o dakikadan itibaren bir abi-kardeş ilişkisine terfi ettik. 

bi süre daha birlikte resim çizdikten sonra kalemler bırakıldı ve toplu oyunlara geçildi. futbolu çok sevdiğini zaten belli eden küçük Oscar, bir futbol topu kaparak yanıma geldi. ben de onu kırmayarak başımla onay verdim ve top oynamaya başladık. bir müddet de topun peşinde koşturduktan sonra oyun saatinin de sonuna geldik. 

günün geri kalanını da çeşitli çalışmalar, oyunlar ve aktivitelerle geçirdikten sonra Oscar ile veda zamanı geldi. 5-10 dk'lık mıncırma, cimdirme, sıkma, boğma, hırpalama gibi çocuk sevme hareketlerini de Oscar'a tatbik ettikten sonra kendisini öperek yanından ayrıldım. 

Oscar'ın yanından ayrıldıktan sonra ekip arkadaşlarımla vedalaşmak üzere yanlarına gittim. genel olarak günün değerlendirmesini yaptığımız esnada biri beni kolumdan çekiştirdi. bu Oscar idi. bana bir kağıt uzattı. kağıtta bir resim vardı. ben arkadaşlarımla konuşurken oracıkta çiziverdiği bir resim. annesinin ve babasının da yer aldığı, beni çok duygulandıran, ''anlamlı'' bir resim..






nothttp://dik4genc.blogspot.com/ adresli, 4 üyesinden biri olduğum blogumdan alıntıdır. bu paylaşım; hem reklam olsun, hem mekan sahipsiz gözükmesin gibi amaçlar güdülerek yapılmış bir ''reblog'' hareketidir.

not içinde not: ''reblog'' terimi de tumblr'ımın reklamı için tercih edilmiştir.

18 Haziran 2011 Cumartesi

la'nooooğlum!

benim zamanımda - ki 4 yıl önce öss'ye girdiğimi, ondan 2-3 yıl öncesinden de öss esprilerini yapmaya başladığımı varsayarsak bi 6 yıl öncesine tekabül eder - öss'ye girecek olan arkadaşlarımızı korkutmak için ''la'nooooğlum!! bu sene öss'yi tubitak hazırlıyomuş!!'' klişesini savurur, gevrek gevrek gülerdik.

bu saçma söyleme inanıp korkan olur muydu bilmem ama eminim ki bundan sonra ''la'nooooğlum!! bu sene öss'yi ösym hazırlıyomuş!!'' dendiğinde şaka maka milletin yüreğine inecek..

11 Haziran 2011 Cumartesi

one missed call.

efendim, bugün öğle saatlerinde ders çalışırkene evin telefonu çaldı. normalde ders çalıştığım dönemlerde çalan ev telefonunu muhattap almam, evin diğer bireylerini bu konuda yetkili ilan eder, telefon banaysa bile onların yönlendirmesini beklerim. ancak bu kez evde benden başkası olmadığı için telefona mecburen ben cevap verdim.

- alo.
- hayırlı günler sevgili kardeşim. ben ''bilmem ne partisi'' genel başkanı ''bilmem kim''...

böyle bi giriş olunca ben heyecanlandım tabii. geniş geniş oturduğum koltuğumda bi doğruldum, tşörtümün yakasını düzelttim falan. dedim, ''başkan'ım buyurun.''

''daha güzel bir Türkiye için, şunun için, bunun için, seni 12 haziran'da sandığa; 'bilmem ne partisi'ne oy vermeye bekliyorum.'' gibisinden bi cümle kurdu.

''yani başkan'ım, haklısınız ama şimdi ben üniversite son sınıftayım, pazartesi finallerim başlıyo, bi sıkıntı yaşamamak için ders çalışmam lazım, o yüzden sandığa gidip gitmeyeceğimden emin değilim. siz de hak verirsiniz, bunlar kritik zamanlar...'' diyecektim ki, çat! telefon kapandı.

meğersem bant kaydıymış..

dedim, ''bravo, daha oy isterken dinlemiyosunuz, oyu aldıktan sonra kim bilir n'apacaksınız.''

ama tabii diğer söylediklerim gibi bunu da duyuramadım..

24 Mayıs 2011 Salı

önüm, arkam, sağım, solum

hayat bence bizi sobelemeye çalışan bi'sürü ebesiyle, bizi o ebelere ispiyonlamaya çalışan bi'sürü 'sobelenmiş'iyle oldukça zor bir saklambaç oyununa benziyor.

bizimle bir olup 'çanak çömlek patlatacak' dostlarımız da yok değil tabi ama ortak 'düşman' karşısında sayıca hep az kalıyoruz.

ve bu yüzden bu zor oyunu kazanmanın yolu belki de 'saklanmak'tan değil; kimseye aldırmadan, kendimize inanarak kale'ye doğru son sürat koşmaktan geçiyor olabilir.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

the oc*

canlısıyla cansızıyla tüm varlıklar, şu dünyaya belirli bir amaçla gelmişlerse eğer, sivrisinekler kesinlikle işin ibneliğine gelmişler. hani tabi insanın da ibnesi var, köpeğin de ibnesi var - bence bazı köpekler sırf ibneliğine havlıyolar - ama sivrisinekler kadar değil. onlarınki münferit. türün içinde huyu bozuk olanlar var sadece. sivrisinekler başka. onların olayı bu..


sıtmadan, hastalıktan falan bahsetmiyorum. onlar da büyük sıkıntı ama ona yapacak bi'şey yok bence. nasip kısmet o iş. ben huzur kaçırmaktan bahsediyorum. ve de bunun kesinlikle kasıtlı yapılan bir eylem olduğunu düşünüyorum. mesela yatmış uyuyorum kendi halimde. genelde kendi halimde uyurum zaten. geliyo bunların bir tanesi. belki de çete olarak geziyolardır bilemiyorum. yapışıyo bacağıma, emiyo kanımı. buraya kadar eyvallah, başım üstüne. doğanın kanunu sonuçta. ama yok. bi de kulağıma kulağıma uçuyo. kanımdan, canımdan aldığı gibi uykumdan da alıyo. uyanıyorum, kalkıyorum, açıyorum ışığı, açıkta duran bir gazete ilavesini ölümcül bir silaha dönüştürüyorum, yeminliyim canını almaya ama ara ki bulasın. neyse diyorum, yatıyorum tekrar. çok geçmeden yine o kabus ses: zzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz. bu ibnelik değildir de nedir? bunu insan insana yapmaz ama bu hayvan yapıyor işte.


yine hayvanlar alemi çerçevesinde bir kıyas yapmak gerekirse, yarasaları ele alalım. onlar da kan emici gençler. ama onlar temiz çocuklar. hani geceleri yazlıkta, balkonda otururken uçan yarasaları görüyorum. ama şu ana kadar bir tanesi bile gelip de uykumu bölmedi, gecenin bi saati üzerime çöreklenmedi. çünkü onlarda insana saygı var, fiziken büyük olana hürmet var. kan emmekle falan alakası yok yani, tamamen sivrisineklerin kendi ibneliğinden.


şimdi bu örneği verdikten sonra düşünüyorum da, acaba bunu yine biz mi yarattık? hani batman olsun, dracula olsun, vampirler olsun yarasa kökenli, kahraman da kabus da yaratmış durumdayız. inceden bir korkuyla da beraber, bizim de onlara karşı saygı duyduğumuz aşikar. yine kargalarla, martılarla, çekirgelerle, timsahlarla, ayılarla benzer ilişkilerimiz var. ancak sivrisineklerin hak ettiği değeri vermiyor olabilir miyiz? bu ibneliğin sebebi dikkat çekme, ilgi bekleme olabilir mi? bence bi oturup düşünmek, belki de benim yaptığım gibi sivrisineği muhattap alıp bi oturup karşılıklı konuşmak lazım.



*: oc, Orange Country değildir. yine sivrisineğe yapılan bir ithamdır.

27 Şubat 2011 Pazar

basın açıklaması.

değerli basın mensubu arkadaşlarım,

bildiğiniz gibi; 3 yıldır yılmadan, usanmadan, vazgeçmeden, haftanın 5 günü günde 2 kez metrobüse biniyor olmam, bu denli büyük bir ''sabır'' örneği göstermem neticesinde hakkımda ''peygamber!!'' söylentileri çıktı.

böyle bi'şey tabii ki de yok. haşa. evet sabır eşiğim biraz yüksek olabilir belki ama yine de sıradan bir vatandaşım. böyle asılsız iddaalarla beni zan altında bırakıyorsunuz. 17-18 yaşında çocuklar beni sokakta gördüklerinde kalem falan saplıyolar. neymiş efendim ygs'ye gireceklermiş. baştan gülüp geçiyordum ama geçen gün 0.9 rotring'i yedikten sonra can güvenliğimin kalmadığını fark ettim. sizi bu tür konularda daha dikkatli olmaya davet ediyorum.

saygılarımla.

10 Ocak 2011 Pazartesi

finaller..

'' bağlanmayacaksın finallere öyle körü körüne,
   finallerden geçerim demeyeceksin,
   demeyeceksin işte.
   kalırsın çünkü.
   öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki,
   çok çalışmayacaksın mesela,
   hoca bırakırsa kırılırsın ve zaten genellikle hocalar hep bırakır..''


not: alıntıdır. (emeğe saygı)

alternatif teori.

insanoğlu; canlıların en gelişmişi, evrimin en üst basamağı, zincirin son halkası olmak bi yana dursun bu kadar kusuruyla, bu kadar defosuyla, bu denli arızasıyla yaradanın (günah yazmasın) bence ilk çalışması.. zaman içerisinde onu ekle, bunu çıkar, şunu sil yöntemiyle akarı kokarı olmayan, kusursuz canlı ''tek hücreli''ye ulaşmış..

böylesi daha mantıklı geldi şöööyle bi etrafıma bakınca..

three words.

facebook, twitter, tumblr, ekşisözlük, bobiler, zaytung, formspring vs. gibi sınav dönemlerinin parlayan yıldızlarının son üyesi ''threewords.me'' hepimize hayırlı olsun. ya da belki size zaten olmuştu, bilemiyorum, ben yeni yeni fark ediyorum.

ergen suistimallerini saymazsak, 3 kelimeyle şahsi betimlemeler yapılması üzerine kurulmuş bi site. keyifli olabileceğini düşünsem de şu aşamada kullanıcısı olmaya niyetim yok. 

siteyi kullanmaya niyetim yok ama yine de 3 kelimeyle neler anlatılabileceğini şööyle bi düşünüverdim. ve de aslında anlatılabilecek çok şey olduğunu fark ettim. bunu örneklemek adına da daha önce de değindiğim; dahi anlamındaki ''de''nin ayrı yazılmasının önemi ve buna özen gösterilmesinin gerekliliği konusunu (bkz. test yayını.) ''o'', ''da'' ve ''var'' kelimelerini kullanarak bir kez daha irdelemeye karar verdim.

dikkatle izliyoruz..

1. örnek:  ''o da var.''

2. örnek:  ''oda var.''

3. örnek:  ''o davar.''

bilmem anlatabildim mi..

19 Aralık 2010 Pazar

ales.

efendiiiim, 'sabah niyetine' ales'e girdim bugün. gerçekten de başkaca bi niyetim yoktu. pazar uykumu tam almayayım, sabah erkenden kalkayım, gidip zamana karşı şöyle bi 160 soru çözeyim geleyim dedim. öyle kendime bi hedef de koymadım. hani; ''bi 80 puan yaparsam effffffsane olur yea'' gibi düşüncelerim hiç olmadı. zaten o puan nasıl hesaplanıyo onu da hiç bilmiyorum. stres yapmadan, sakin sakin soruları görmek, eğer iş ciddiye biner de tekrar girmem gerekirse nelere dikkat edeceğimi tespit etmek adına böyle bir girişimde bulundum. ancak bi an boş bulunmuş olacağım ki böyle sevimli ve olumlu düşünmüşüm, burada işlerin nasıl yürüdüğünü unutmuşum..

dün gece 'sınava giriş belgesi'nin arka yüzündeki ifadeleri okurken olumsuz bi havaya kapılmadım değil aslında. öyle şeyler var ki sınava değil de orduya teslim olmaya gidiyomuş gibi hissettim kendimi. kalem,silgi, cetvel, saat, cep telefonu, elektronik cihaz, metal eşya (bozuk para, anahtarlık vs.), çanta  vb. eşyaların sınav salonuna alınmayacağını belirten 'sert ve net' ifadeler vardı. tamam cep telefonu falan götürmedik eyvallah da 180 dk sınav yapıyosun, zamana karşı bi yarış diyosun, kolumdaki saate bok atıyosun. e helal olsun!

hadi saati de takmadık artık el koymasınlar diye, zaten sınıfta varmış(tı). e kalem-silgi? onu tedarik edeceğine ben nerden güvenecem? güvenmedim tabi, götürdüm ''kaliteli, emektar, tombik'' 0.7 kalemimi. ve n'oldu? dk. 1 gol 1. sınavın olduğu binanın kapısında emniyet arama yapıyo, bu 'yasaklı' eşyaları topluyo. müthiş!! uğurlu falan olmayan, türbeye mürbeye de sürtmediğim sadece 'sevdiğim' kalemim sıkıntı yaratıyo. ben de 'ama adamlar yazmış' diyerek fazlaca uzatmıyorum ve yaradana sığınarak kalem ve silgimi, evladını avluya terk eden bir ana gibi bırakıyorum kapının önüne. 21 yıllık ömrümün de en büyük mucizesi, sınav bittikten sonra kalem ve silgimi bıraktığım yerden  alabilmemle gerçekleşiyo orası ayrı. 

kalem ve silgiyi de bıraktık; bak ona da eyvallah ama işte anahtarıma da el kol yaptın ya, orada kopuyodu film. evimin anahtarı ulan, kreşten dadılar eşliğinde gelmedik ya sınava.. artık onu çıkartmadım cebimden, geçtim sinsice..

1-2 dk.lık aramadan sonra sınav salonumdaki yerimi aldım. soru kitapçığını kontrol ediyordum ki; 'ales maça etkili başlıyor ve durum 2-0'a geliyor..' SİSTEM DEĞİŞMİŞ!!! -size de, bana geldiği kadar doğal geliyor değil mi?- keşke haberimiz olsaydı. bu durumu, eksik sayfa var mı diye kontrol ederken öğrendiğimiz iyi oldu. 80 sözel, 40 say-1, 40 say-2 yapacağımı sanıyordum ki kitapçıkta say-1 için 40'tan sonra 41,42..,50nin de geldiğini görünce küçük çaplı bir şok yaşadım. ancak salondaki diğer 60 adayın da bu durumdan bi'haber olması bendeki gerginliği azalttı. 'e şimdi bunları hangi puan türü için neye göre cevaplıyoruz o zaman?' şeklindeki bir soruya gözetmenlerimizin de kem küm etmesi, buraları bana bir kez daha dar ediyor. neyse ki adayların arasından bir pehlivan çıkıp bildiğini bizlerle paylaşıyor ve ona göre biz de allah'a emanet bi'şeyler yapıyoruz. 

bu kadar sürprizli bi sınavın üstüne bi de toplu taşınma macerası yaşamasaydım olmazdı tabii ki. e zaten nasıl olmasın? pazar günü olduğu için sınavdan aynı anda çıkan binlerce adayı taşıyacak otobüs sayısı üç beş felan. bizim buranın otobüsüne en son binebilen ben oldum. kapıya sıkıştım hatta. ancak inat ettim inmedim. son bir kez nefesimi tutup karnımı içeri çekip vatandaşa yüklendim ve o otobüste yolculuk etmeye hak kazandım. kesinlikle kazanılmış bir hak o, sahip olmakla alakası yok. ve bir kez daha gördüm ki; ağzına kadar dolu bi otobüste 'ön kapı şenlikleri', ahırkapı hıdrellez şenliklerine kıyasla daha fantastik bi ortam. insanın aklı hayali almıyo..

28 Kasım 2010 Pazar

atar'i.

şaka maka, waka waka derken yaklaşık bi aydır buraya adam gibi bi'şeler yazamamışım. açıkçası bu durum beni şaşırttı. çünkü ben her boka söyleyebileceğim bi'şeyler var sanıyordum. msn'e ve facebook'a sığamayıp bi anda blog açmam, tumblr almam - ki onu da aldım ama kullanmıyorm, hikayesini en sona yazayım - twitter ortamına katılmam falan hep bu yüzden.

''madem 1 aydır yazamıyosun demek ki her boka da verecek bi cevabın yokmuş işte şapşik!''  tarzı sesli düşünümlerinizi duyar gibiyim. ama durum pek de öyle değil.

durum şu: ben aslında atarlarından beslenen, bi'şeylere kızdığı zaman güçlenen, hiçbir şeyi beğenmeyen ve her şeyi eleştirerek ayakta duran sefil psikopatın tekiyim!

yavaş! bu da çok ağır oldu birader! (evet, aynı zamanda kendi kendime de konuşuyorum)

yani söylemek istediğim şey şu; sadece bu blog geçmişime baktığımda bile yalnızca atarlandığım zaman  bir üretimde bulunabildiğimi fark ettim. şu an aklıma gelen mini devriye ve seat saver yazılarımda bile görünürde beğendiğimi ifade ederken temelinde ufak ufak isyan etmişim.

bu durum tespitini yaptıktan sonra, son 20-25 günlük yaşam dilimimi gözden geçirdim ve gördüm ki, pek de atarlanacak bi'şeyim olmamış. ya da olmuş da bünyemde gerekli etkiyi yapacak şiddette olmadığı için bir dışa vurumda bulunmamışım. bu nedenle de buralar boş kalmış. allahtan mekan benim de bi sorun olmamış.

aslında kasım başına denk gelen vizelere  teorik olarak atarlanmam gerekiyordu. hem de öyle böyle değil. sonuçta mühendislik öğrencisi olarak, bir hukuk öğrencisi kadar ezber yapıyorum. ilk sınavımızın ilk ''mantık/yorum'' sorusu, kuantum fiziğine katkıda bulunan bilim adamlarının isimleri ve ne şekilde katkı yaptıklarıydı. ama bunlara ''sahada'' cevap vermeyi istediğimden olacak ''atıp tutma'' işini burada değil sınav kağıdında yaptım.

sınavlar bittikten sonra da zaten bayram geldi. millet konya'dan kenya'ya bütün dünyayı gezip facebook'ta ilan ederken, ben zaten okula gitmek için o yolu teptiğimden, bayramda evimde oturmayı tercih ettim. hatta yetmedi bayramı da uzattım, geçen haftayı da evde rölantide geçirdim. böyle evde olmak, metrobüse binmemek, derse girmemek falan çok hoşuma gitti. öyle ki avcılar'a gitmediğim her günü de bundan sonrası için bayram ilan ettim. 

e hal böyle olunca da şuraya geliyoruz: evet benim her boka verecek bir cevabım var ama ortada cevap verecek bi bok yok.

ama panik yok. yarından itibaren erken kalkmaya, okula, metrobüse geri dönüyorum. bu da kalabalıktan ve kaostan en kısa zamanda sıkılacağım ve atarlanacak bol bol şey bulacağım anlamına geliyor. 

haaa, eğer gene yazacak bi'şey bulamazsam o zaman kapatır giderim efendi gibi.

saygılar.

mini öykü: tumblr'ı alma sebebim tamamen seat saver'daki parselleme içgüdüsü. ''memré'' adındaki fransız kişisi,  ''memre'' şeklinde blog ve twitter hesabı aldığı için benim isim bulma konusunda çok zorlanmama neden oldu. ben de çakalım ya, küçük hesapların adamıyım ya; yarın öbür gün tumblr da çok popüler olursa orayı da kaptırmayayım diye alıverdim hemen.

10 Kasım 2010 Çarşamba

çakal.

ayakkabısının bağını gevşek bağlayıp, her seferinde öyle giyip çıkartan adam mı

 - yoğusam-

toplu taşıma araçlarının duraklarında, kapının açılacağı hizayı bilip ayarlayabilen adam mı, daha çakaldır? bu tartışılabilir.

ancak her ikisini de günlük hayatta uygulayan ben, her türlü tam bir çakal olmuşum. dün fark ettim.

3 Kasım 2010 Çarşamba

terapist.

şu sıralar psikolojim gerçekten bozuk. tam bir psikopat olmak üzereyim.

zaten 2010'un son çeyreğine bozuk bir psikolojiyle girmiştim. bunun temel nedeni gelecek kaygılarıydı. okul bu sene kazasız bitebilecek mi? okul biterse ne halt yiyecez? işe mi girecez, yüksek mi yapacaz, askere mi gidecez? askere gidersek nereye düşecez? yüksek yaparsak ne üzerine yapacaz? vb. serbest çağırışım üzerine kurulu bir kaygı mekanizması ile kendi kendimi yıpratıp durmaktaydım.

bu geleceğe yönelik kaygıların yanı sıra mevcut olan günlük kaygılar da olumsuz psikolojiyi iyice tetiklemekteydi. dengesiz havalar, uykuyu tam alamama, sabah-akşam yaşanan metrobüs çilesi, istanbul nüfusunun tahminen 82 milyon oluşu vb. gibi..

tüm bu genel havanın üzerine vizelerin de gelişiyle şu an iyice mala bağlamış durumdayım.

sanırım bu psikolojik buhran dönemini atlatabilmek için birilerine ihtiyacım var. özel birilerine..yanımda olabilecek, naza çekebileceğim birilerine..

böyle sinirlendiğim, darlandığım, atarlandığım zamanlarda ''gel ulan buraya!!'' diyip polo yaka t-shirt'ünün iki yakasından tutup ağız-burun, kafa-göz girişebileceğim.. kafam bozulduğunda tekme-tokat dalabileceğim.. karşıma alıp ana-bacı sövebileceğim.. canım sıkıldığında amerikan güreşi hareketlerini uygulayabileceğim..

adrenalin bağımlısı gençlerin ''fight club'' eğlencesinden bahsetmiyorum. benim istediğim tek taraflı bir öfke terapisi. ben böyle bütün hıncımı çıkarırken o öylecene tepki vermeden, kuzu gibi duracak.

bu yöntemle müthiş bir huzur bulacağıma eminim. ayrıca bence herkesin böyle ''biri''si olsa, herkes mutlu olur, şeker gibi bi insan olur. sokaklar daha güzel olur, kentteki kaos yerini huzura bırakır. asık yüzler gülücük dolar.

bence asıl terapi budur, asıl terapist o'dur.

saygılar.

12 Ekim 2010 Salı

inception.

bobiler'de inception ile ilgili çalışmalar.. uykusuz & penguen'de inception şakaları, espirileri.. takip ettiğim çeşitli bloglarda ilgili yazılar.. herkes inception'la ilgili bi'şeyler söylüyor. ben de bi'şeyler söylemek istedim.

öncelikle şunu belirtmeliyim ki ben filmi beğenmedim. daha doğrusu beğenemedim. çünkü izlemedim. onun da daha doğrusu izleyemedim. ben filmi kesinlikle izlemek istiyorum ancak bir mistik güç mü diyeyim, bir enerji mi diyeyim, bi'şey benim bu filmi izlememi engelleyip duruyor.

6 ağustos 2010 falandı yanılmıyorsam film vizyona girdiğinde. ben de o tarihlerde manisa'da stajdaydım. izmir'deki arkdşlarıma teklif etmemle başladı her şey. onun da daha doğrusu onların '' ama biz şimdi bilet aldık, o filme giriyoruz zaten. keşke 10 dk önce arasaydın..'' demeleriyle başladı. o günden beri de bi'şekilde olmadı. en az 15 kişiye teklif ettim. yarısı '' ben ona gittim zaten yaaaa ama güzel film, git sen de'' dedi, bi kısmısı '' bu ara çok yoğunum kusura bakma'' dedi, geri kalan azınlık da önce ''tamam'' dedi sonra bi aksilik çıktı gidilemedi. bi ara isyanım geldi ''ulan kendim gideyim, alırım popcorn'umu da haşır huşur yiye yiye izlerim'' dedim ancak onu da yapmadım. kaldı öyle..

işin ilginç yanı da, başka bir mistik güç veya enerji de filmle ilgili ''spoiler'' almamı engelliyor. yani 2 ay oldu. bi sürü şaka, espiri, yazı, photoshop çalışması falan gördüm, sadece filmin tanıtımında olan kadar bilgi sahibiyim filmle ilgili. onu da anlamış değilim.

acaba diyorum; bu filmde benim görmemem gereken bi'şeyler mi var? filmi izlesem kötü şeyler mi olacak, başıma işler mi gelecek yoğusam bana bi'şeyler olacak da ben mi insanlara kötü şeyler yapacam? merak ediyorum. 

hem filmi izleyip, hem bu yazıyı okuyan, hem de birebirde beni tanıyan arkadaşlarım acaba bana yardımcı olabilirler mi? şöyle bir filmi hatırlayıp, gözden geçirip sorularıma cevap bulabilirler mi? şimdiden teşekkür ederim.

11 Ekim 2010 Pazartesi

toplu taşınma fobisi.

bi önceki söylemimde de belirttiğim gibi haftasonu eskişehir'e gittim ve de ulaşımımı demiryolu ile sağladım. bu tren yolculukları bi'şeyi fark etmeme neden oldu: toplu taşıma bende travmaya sebep olmuş!

dönüş yolculuğunda zaten fosur fosur uyuduğum için herhangi bir sorun olmadı ancak gidişte gerçekten gerilim dolu anlar yaşadım. trenin her yolcu alışında, kalkıp yer vermek durumunda hissettim kendimi. her seferinde biletli yolcu olduğumu, yolculuk boyunca o koltuğun bana ait olduğunu - paranın gücü - yok sayarak, allah'ım n'olur yaşlı kimseler trene binmesin diye içimden geçirdim. ne zaman da hürmet göstereceğim yaşı geçmiş biri bindi trene, benim bünyede strese bağlı bi titreme oldu. kalkıp yer vermek üzere bilinçaltımdan defalarca komut geldi. allah'tan atik değilim de bilinçaltımın komutlarını anında yerine getirmedim. ölçüp biçmeye, ''ulen biletim var, bu koltuk benim'' diyebilmeye vaktim oldu da yerimden kalkıp rezil olmadım.

ama şunu da söylemeliyim ki bir seferinde; takımı atak yaparken saha kenarında havaya tekme sallayan, empati kurarak oyuncusunun ayağındaki topa kendisi vurmak üzere hamle yapan Yılmaz Vural gibi, benim bünye de bi hareket yaptı. kıçım koltuktan bi 1.5 cm kadar yükseldi, sonra kendimi tuttum ve oturdum. sanıyorum iskelet sistemimin de kendine ait bir bilinçaltı var. bilemedim.

sanıyorum benim bir tedaviye ihtiyacım var. yoksa gün gelecek, kendi arabamla kırmızı ışıkta beklerken, yaya geçidinden geçen bir büyüğüme anahtarları verecem, al abim geç sen otur diyecem..

eskişehir.

haftasonu eskişehir'de idim. n'apsam, n'etsem de bi hava değişikliği olsa diye düşünürkene doğum yerim eskişehir'e gideyim dedim. doğduğum yer diye de niteleyince özümü aramaya gitmişim gibi oldu ama yok, özümde olanı yaşamaya, arkadaşlarımla eğlenmeye gittim.

cuma günü'nün öğle saatlerinde, 13.30'daki trenime yetişmek üzere, müthiş bir sağanak yağmur eşliğinde yollara düştüm. evden beşiktaş'a, beşiktaş'tan vapurla kadıköy'e, kadıköy'den de yürüyerek Haydarpaşa'ya geçtim. - eskişehir'e trenle gittim çünkü trenleri seviyorum, Haydarpaşa'yı seviyorum, vapurları seviyorum, İstanbul'u bir tek boğazdan vapurla geçerken seviyorum.- kalkış saatinden yarım saat kadar önce trendeki yerimi aldım. açıkçası, biletine bakıp da trendeki doğru yerini alamanyalara da bol bol şaşırdım.

trenin hareketinden sonraki ilk 40-45 dakikalık, istanbul içindeki ara duraklarda geçen periyodu, penguen ve uykusuz okuyarak geçirdim. yolculuğun geri kalan kısmını ise camdan dışarı bakarak; dağı, taşı, toprağı, yeşili, çimeni, akarsuyu vs. izleyerek geçirdim. bi ara böyle uykum gelmişken, tam gözlerim kapanmak üzereyken, bu güzel manzarayı kaçırmamak adına kahve içmeye karar verdim. 3'ü 1 arada nescafe'ye 2.5 lira vermenin, uykumun açılmasında kahveden daha etkili olduğunu söyleyebilirim.

eskişehir'e indiğim anda ilk hissettiğim şey soğuk oldu. gerçekten soğuktu. lazım olursa diye çantama eldiven, atkı falan atarken abarttığımı düşünmüştüm ancak yetersiz kalmalarını hiç beklemiyordum. evet donmadım ama gene de üşüdüm. ''ekim'de havalar böyleyse, daha bunun aralık'ı var ocak'ı var..'' diye düşünerek de kendimi germeyi ihmal etmedim.

eskişehir'de birbirinden güzel, birbirinden sevimli, birbirinden harika, herbirini ayrı ayrı çok sevdiğim dostlarımla keyif aldığım bir 1.5 gün geçirdim. hep beraber yedik, içtik, güldük, eğlendik ve bol bol yürüdük. - küçük şehrin cazibesi 2; her yere yürüyerek ulaşabilme imkanı, işte bunu seviyorum! - eskişehir'de olup da programını bana göre ayarlayan, beni evinde misafir eden; ankara'da olup da ricamı geri çevirmeyip eskişehir'e gelen güzel insanlara buradan teşekkür ediyorum.

gezinin kendisi bir yana, tren biletleriyle ilgili de bir paragraf açmak gerektiğini düşünüyorum. öncelikle gidiş biletimin kesim saatinin 16:16:16 , dönüş biletimin tarihinin de 10.10.10 olması ilginç detaylar olarak gözüme çarptı. yine biletlerde yazan 'planlanan varış saatleri'nin karşılığının 02:43, 07:13, 17:26 gibi ifadeler olması bir diğer ilgimi çeken nokta oldu. tahmin edeceğiniz gibi her bir varış saati 25-40 dk civarı gecikti. buna rağmen her bilete böyle abidik net saatlerin yazılmasının nedenini anlamış değilim. burası türkiye.. yaz yuvarlak bi'şeler gitsin. 07.13 yazacağına, ''işte en kötü 8 gibi falan orada oluruz'' yazsan hiç de ayıp olmaz yani. 07:13 yazmak daha ayıp bence.

biletlerle ilgili son detay ise bileti aldığım acentenin bana yaptığı ayıp olacak. çok da abartmış olmayayım ancak herhalde bi 32 defa falan sormama rağmen yine de biletimi yanlış kesmişler. - o bilet yandı, yenisini almak durumunda kaldım - allah'ıma çok şükür istanbul'da yaşarken paranoyak oldum da, sabahın erken saatlerinde işkillenerek gecenin bi saati mal gibi ortada kalmaktan kurtuldum. şüpheci tutumumdan dolayı kendimi takdir ediyorum.

pazar sabahı evde olup yeni haftaya daha rahat başlamak adına dönüşümü fatih ekspresi ile yaptım. 02.43'te gelmesi beklenen ancak 03.20'de gelen trenime bindim ve uyuya uyuya geldim. ancak dönüşte haydarpaşa'da inip vapurla boğaz keyfi yapmayı istemedim. bunun 2 günlük bir kaçamak olduğunu, ertesi sabah rutinime döneceğimi hatırlamak, bu rutine dönüşün travmaya neden olmasını engellemek adına söğütlüçeşme'de inip metrobüse bindim.

eve geldim, pijamalarımı giydim ve uykumu tamamlamak üzere hasret kaldığım yatağıma girdim..