10 Ocak 2011 Pazartesi

finaller..

'' bağlanmayacaksın finallere öyle körü körüne,
   finallerden geçerim demeyeceksin,
   demeyeceksin işte.
   kalırsın çünkü.
   öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki,
   çok çalışmayacaksın mesela,
   hoca bırakırsa kırılırsın ve zaten genellikle hocalar hep bırakır..''


not: alıntıdır. (emeğe saygı)

alternatif teori.

insanoğlu; canlıların en gelişmişi, evrimin en üst basamağı, zincirin son halkası olmak bi yana dursun bu kadar kusuruyla, bu kadar defosuyla, bu denli arızasıyla yaradanın (günah yazmasın) bence ilk çalışması.. zaman içerisinde onu ekle, bunu çıkar, şunu sil yöntemiyle akarı kokarı olmayan, kusursuz canlı ''tek hücreli''ye ulaşmış..

böylesi daha mantıklı geldi şöööyle bi etrafıma bakınca..

three words.

facebook, twitter, tumblr, ekşisözlük, bobiler, zaytung, formspring vs. gibi sınav dönemlerinin parlayan yıldızlarının son üyesi ''threewords.me'' hepimize hayırlı olsun. ya da belki size zaten olmuştu, bilemiyorum, ben yeni yeni fark ediyorum.

ergen suistimallerini saymazsak, 3 kelimeyle şahsi betimlemeler yapılması üzerine kurulmuş bi site. keyifli olabileceğini düşünsem de şu aşamada kullanıcısı olmaya niyetim yok. 

siteyi kullanmaya niyetim yok ama yine de 3 kelimeyle neler anlatılabileceğini şööyle bi düşünüverdim. ve de aslında anlatılabilecek çok şey olduğunu fark ettim. bunu örneklemek adına da daha önce de değindiğim; dahi anlamındaki ''de''nin ayrı yazılmasının önemi ve buna özen gösterilmesinin gerekliliği konusunu (bkz. test yayını.) ''o'', ''da'' ve ''var'' kelimelerini kullanarak bir kez daha irdelemeye karar verdim.

dikkatle izliyoruz..

1. örnek:  ''o da var.''

2. örnek:  ''oda var.''

3. örnek:  ''o davar.''

bilmem anlatabildim mi..

19 Aralık 2010 Pazar

ales.

efendiiiim, 'sabah niyetine' ales'e girdim bugün. gerçekten de başkaca bi niyetim yoktu. pazar uykumu tam almayayım, sabah erkenden kalkayım, gidip zamana karşı şöyle bi 160 soru çözeyim geleyim dedim. öyle kendime bi hedef de koymadım. hani; ''bi 80 puan yaparsam effffffsane olur yea'' gibi düşüncelerim hiç olmadı. zaten o puan nasıl hesaplanıyo onu da hiç bilmiyorum. stres yapmadan, sakin sakin soruları görmek, eğer iş ciddiye biner de tekrar girmem gerekirse nelere dikkat edeceğimi tespit etmek adına böyle bir girişimde bulundum. ancak bi an boş bulunmuş olacağım ki böyle sevimli ve olumlu düşünmüşüm, burada işlerin nasıl yürüdüğünü unutmuşum..

dün gece 'sınava giriş belgesi'nin arka yüzündeki ifadeleri okurken olumsuz bi havaya kapılmadım değil aslında. öyle şeyler var ki sınava değil de orduya teslim olmaya gidiyomuş gibi hissettim kendimi. kalem,silgi, cetvel, saat, cep telefonu, elektronik cihaz, metal eşya (bozuk para, anahtarlık vs.), çanta  vb. eşyaların sınav salonuna alınmayacağını belirten 'sert ve net' ifadeler vardı. tamam cep telefonu falan götürmedik eyvallah da 180 dk sınav yapıyosun, zamana karşı bi yarış diyosun, kolumdaki saate bok atıyosun. e helal olsun!

hadi saati de takmadık artık el koymasınlar diye, zaten sınıfta varmış(tı). e kalem-silgi? onu tedarik edeceğine ben nerden güvenecem? güvenmedim tabi, götürdüm ''kaliteli, emektar, tombik'' 0.7 kalemimi. ve n'oldu? dk. 1 gol 1. sınavın olduğu binanın kapısında emniyet arama yapıyo, bu 'yasaklı' eşyaları topluyo. müthiş!! uğurlu falan olmayan, türbeye mürbeye de sürtmediğim sadece 'sevdiğim' kalemim sıkıntı yaratıyo. ben de 'ama adamlar yazmış' diyerek fazlaca uzatmıyorum ve yaradana sığınarak kalem ve silgimi, evladını avluya terk eden bir ana gibi bırakıyorum kapının önüne. 21 yıllık ömrümün de en büyük mucizesi, sınav bittikten sonra kalem ve silgimi bıraktığım yerden  alabilmemle gerçekleşiyo orası ayrı. 

kalem ve silgiyi de bıraktık; bak ona da eyvallah ama işte anahtarıma da el kol yaptın ya, orada kopuyodu film. evimin anahtarı ulan, kreşten dadılar eşliğinde gelmedik ya sınava.. artık onu çıkartmadım cebimden, geçtim sinsice..

1-2 dk.lık aramadan sonra sınav salonumdaki yerimi aldım. soru kitapçığını kontrol ediyordum ki; 'ales maça etkili başlıyor ve durum 2-0'a geliyor..' SİSTEM DEĞİŞMİŞ!!! -size de, bana geldiği kadar doğal geliyor değil mi?- keşke haberimiz olsaydı. bu durumu, eksik sayfa var mı diye kontrol ederken öğrendiğimiz iyi oldu. 80 sözel, 40 say-1, 40 say-2 yapacağımı sanıyordum ki kitapçıkta say-1 için 40'tan sonra 41,42..,50nin de geldiğini görünce küçük çaplı bir şok yaşadım. ancak salondaki diğer 60 adayın da bu durumdan bi'haber olması bendeki gerginliği azalttı. 'e şimdi bunları hangi puan türü için neye göre cevaplıyoruz o zaman?' şeklindeki bir soruya gözetmenlerimizin de kem küm etmesi, buraları bana bir kez daha dar ediyor. neyse ki adayların arasından bir pehlivan çıkıp bildiğini bizlerle paylaşıyor ve ona göre biz de allah'a emanet bi'şeyler yapıyoruz. 

bu kadar sürprizli bi sınavın üstüne bi de toplu taşınma macerası yaşamasaydım olmazdı tabii ki. e zaten nasıl olmasın? pazar günü olduğu için sınavdan aynı anda çıkan binlerce adayı taşıyacak otobüs sayısı üç beş felan. bizim buranın otobüsüne en son binebilen ben oldum. kapıya sıkıştım hatta. ancak inat ettim inmedim. son bir kez nefesimi tutup karnımı içeri çekip vatandaşa yüklendim ve o otobüste yolculuk etmeye hak kazandım. kesinlikle kazanılmış bir hak o, sahip olmakla alakası yok. ve bir kez daha gördüm ki; ağzına kadar dolu bi otobüste 'ön kapı şenlikleri', ahırkapı hıdrellez şenliklerine kıyasla daha fantastik bi ortam. insanın aklı hayali almıyo..

28 Kasım 2010 Pazar

atar'i.

şaka maka, waka waka derken yaklaşık bi aydır buraya adam gibi bi'şeler yazamamışım. açıkçası bu durum beni şaşırttı. çünkü ben her boka söyleyebileceğim bi'şeyler var sanıyordum. msn'e ve facebook'a sığamayıp bi anda blog açmam, tumblr almam - ki onu da aldım ama kullanmıyorm, hikayesini en sona yazayım - twitter ortamına katılmam falan hep bu yüzden.

''madem 1 aydır yazamıyosun demek ki her boka da verecek bi cevabın yokmuş işte şapşik!''  tarzı sesli düşünümlerinizi duyar gibiyim. ama durum pek de öyle değil.

durum şu: ben aslında atarlarından beslenen, bi'şeylere kızdığı zaman güçlenen, hiçbir şeyi beğenmeyen ve her şeyi eleştirerek ayakta duran sefil psikopatın tekiyim!

yavaş! bu da çok ağır oldu birader! (evet, aynı zamanda kendi kendime de konuşuyorum)

yani söylemek istediğim şey şu; sadece bu blog geçmişime baktığımda bile yalnızca atarlandığım zaman  bir üretimde bulunabildiğimi fark ettim. şu an aklıma gelen mini devriye ve seat saver yazılarımda bile görünürde beğendiğimi ifade ederken temelinde ufak ufak isyan etmişim.

bu durum tespitini yaptıktan sonra, son 20-25 günlük yaşam dilimimi gözden geçirdim ve gördüm ki, pek de atarlanacak bi'şeyim olmamış. ya da olmuş da bünyemde gerekli etkiyi yapacak şiddette olmadığı için bir dışa vurumda bulunmamışım. bu nedenle de buralar boş kalmış. allahtan mekan benim de bi sorun olmamış.

aslında kasım başına denk gelen vizelere  teorik olarak atarlanmam gerekiyordu. hem de öyle böyle değil. sonuçta mühendislik öğrencisi olarak, bir hukuk öğrencisi kadar ezber yapıyorum. ilk sınavımızın ilk ''mantık/yorum'' sorusu, kuantum fiziğine katkıda bulunan bilim adamlarının isimleri ve ne şekilde katkı yaptıklarıydı. ama bunlara ''sahada'' cevap vermeyi istediğimden olacak ''atıp tutma'' işini burada değil sınav kağıdında yaptım.

sınavlar bittikten sonra da zaten bayram geldi. millet konya'dan kenya'ya bütün dünyayı gezip facebook'ta ilan ederken, ben zaten okula gitmek için o yolu teptiğimden, bayramda evimde oturmayı tercih ettim. hatta yetmedi bayramı da uzattım, geçen haftayı da evde rölantide geçirdim. böyle evde olmak, metrobüse binmemek, derse girmemek falan çok hoşuma gitti. öyle ki avcılar'a gitmediğim her günü de bundan sonrası için bayram ilan ettim. 

e hal böyle olunca da şuraya geliyoruz: evet benim her boka verecek bir cevabım var ama ortada cevap verecek bi bok yok.

ama panik yok. yarından itibaren erken kalkmaya, okula, metrobüse geri dönüyorum. bu da kalabalıktan ve kaostan en kısa zamanda sıkılacağım ve atarlanacak bol bol şey bulacağım anlamına geliyor. 

haaa, eğer gene yazacak bi'şey bulamazsam o zaman kapatır giderim efendi gibi.

saygılar.

mini öykü: tumblr'ı alma sebebim tamamen seat saver'daki parselleme içgüdüsü. ''memré'' adındaki fransız kişisi,  ''memre'' şeklinde blog ve twitter hesabı aldığı için benim isim bulma konusunda çok zorlanmama neden oldu. ben de çakalım ya, küçük hesapların adamıyım ya; yarın öbür gün tumblr da çok popüler olursa orayı da kaptırmayayım diye alıverdim hemen.

10 Kasım 2010 Çarşamba

çakal.

ayakkabısının bağını gevşek bağlayıp, her seferinde öyle giyip çıkartan adam mı

 - yoğusam-

toplu taşıma araçlarının duraklarında, kapının açılacağı hizayı bilip ayarlayabilen adam mı, daha çakaldır? bu tartışılabilir.

ancak her ikisini de günlük hayatta uygulayan ben, her türlü tam bir çakal olmuşum. dün fark ettim.

3 Kasım 2010 Çarşamba

terapist.

şu sıralar psikolojim gerçekten bozuk. tam bir psikopat olmak üzereyim.

zaten 2010'un son çeyreğine bozuk bir psikolojiyle girmiştim. bunun temel nedeni gelecek kaygılarıydı. okul bu sene kazasız bitebilecek mi? okul biterse ne halt yiyecez? işe mi girecez, yüksek mi yapacaz, askere mi gidecez? askere gidersek nereye düşecez? yüksek yaparsak ne üzerine yapacaz? vb. serbest çağırışım üzerine kurulu bir kaygı mekanizması ile kendi kendimi yıpratıp durmaktaydım.

bu geleceğe yönelik kaygıların yanı sıra mevcut olan günlük kaygılar da olumsuz psikolojiyi iyice tetiklemekteydi. dengesiz havalar, uykuyu tam alamama, sabah-akşam yaşanan metrobüs çilesi, istanbul nüfusunun tahminen 82 milyon oluşu vb. gibi..

tüm bu genel havanın üzerine vizelerin de gelişiyle şu an iyice mala bağlamış durumdayım.

sanırım bu psikolojik buhran dönemini atlatabilmek için birilerine ihtiyacım var. özel birilerine..yanımda olabilecek, naza çekebileceğim birilerine..

böyle sinirlendiğim, darlandığım, atarlandığım zamanlarda ''gel ulan buraya!!'' diyip polo yaka t-shirt'ünün iki yakasından tutup ağız-burun, kafa-göz girişebileceğim.. kafam bozulduğunda tekme-tokat dalabileceğim.. karşıma alıp ana-bacı sövebileceğim.. canım sıkıldığında amerikan güreşi hareketlerini uygulayabileceğim..

adrenalin bağımlısı gençlerin ''fight club'' eğlencesinden bahsetmiyorum. benim istediğim tek taraflı bir öfke terapisi. ben böyle bütün hıncımı çıkarırken o öylecene tepki vermeden, kuzu gibi duracak.

bu yöntemle müthiş bir huzur bulacağıma eminim. ayrıca bence herkesin böyle ''biri''si olsa, herkes mutlu olur, şeker gibi bi insan olur. sokaklar daha güzel olur, kentteki kaos yerini huzura bırakır. asık yüzler gülücük dolar.

bence asıl terapi budur, asıl terapist o'dur.

saygılar.